21:42:13 / 30-04-2013
Türkiye Meşvereti Haykırıyor : Sadeleştirme İhanettir!
Türkiye Meşvereti “Sadeleştirme Hakkında” başlığıyla bir kitapçık yayınlayarak Türkiye’de bulunan bütün dershanelere dağıtımını yaptı.

SADELEŞTİRME MESELESİNDE DÜŞÜNCE VE KANAATLERİMİZ

İÇİNDEKİLER

1- 14 Nisan 2012 tarihinde yapılan Türkiye Umumi Meşveretinde Meşveret Heyetinin SADELEŞTİRME LE 
ALAKALI LÂHİKASI
2- 4 Nisan 2013 tarihinde yapılan Ehl-i Hizmet Meşveretinde Ehl-i Hizmetin SADELEŞTİRME İLE ALAKALI
LÂHİKASI
3- Hz. Üstadın hizmetinde bulunan ağabeylerimizin 1991 yılında tamim etmiş oldukları SADELEŞTİRME İLE
ALAKALI LÂHİKA MEKTUBU

4 NİSAN 2012 TARİHİNDE YAPILAN TÜRKİYE UMUMİ MEŞVERETİNDE MEŞVERET HEYETİNİN 
SADELEŞTİRME İLE ALAKALI LÂHİKASI


14 Nisan 2012
İstanbul

Aziz, Sıddık Kardeşlerimiz, 
Evvela, çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhur-u selasenizi ve eyyam-ı mübarekelerinizi bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz.

Saniyen, Risale-i Nur bütün dünyada tahayyüllerin fevkinde intişar ediyor; ihtiyacını hissedenler, hakikate susayanlar, ciddi talep eden yediden yetmişe herkes istidadı, iştiyakı, azm ve gayreti, saffet ve samimiyeti nisbetinde bu ders-i imaniyeden istifade ediyor, hisse alıyor. Üstadımız “Risale-i Nur, benim bedelime sizlerle görüşür, derse müştak yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak suretindeki meşguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, ruha rahat, rızka bereket, vücuda sıhhat veriyor.” buyurmaktadır. 
Salisen, malum olduğu üzere en son meşverette tezekkür edilen “sadeleştirme” hakkındaki kardeşlerimizin umumi görüş ve düşünceleri, tahkik ve değerlendirmeleri hulasa bir biçimde meşveret metninde beyan edilmiştir.

Sadeleştirme hakkındaki görüş ve düşüncelerimizi birkaç NOKTA başlığı altında hülasa ile beyan ediyoruz.

BİRİNCİ NOKTA: Hakkın hatırı, müellifin hukuku ve sanat ahlakı sadeleştirmeye müsaade etmez. Nasıl ki bir mimarın çizdiği projeler onun izni ve kabulü olmadan değiştirilemezse Hz. Üstad’ın telifatı olan Risale-i Nur Külliyatı da onun izin ve müsaadesi olmadan tağyir ve tebdil edilemez. Çünkü Üstadımız buna müsaade etmemiştir. Bu hususta Lahikalarda pek çok beyan olduğu gibi saff-ı evvel ağabeylerimizin naklettikleri hatıralar da buna şahittir. İşte onlardan birkaç numuneyi dikkatlerinize sunuyoruz.

“Kur'anın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-i Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez; belki onların vücududur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız.” (Mektubat, 415) “İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zahir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskiden beri iştihar bulmuş ve eski eserleri o sû'-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât ve sühulet-i beyan; elbette bilâşübhe bir eser-i inayettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerim'in i'caz-ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur'aniyenin bir temessülüdür ve in'ikasıdır.” (Mektubat, 403)


“Resail-in Nur'un mesaili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet-i mutlaka ile sünuhat, zuhurat, ihtarat ile oluyor.” (Kastamonu Lâhikası, 210)

“...ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışıyla bir mes'ele değişir, mana bozulur.” (Şualar, 488)

“Büyük mektublar meydana çıktıktan sonra küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz!” (Mektubat, 529)

“Aziz kardeşim, yazılan galib Sözler ve Mektublar; ihtiyarsız, def'î ve ânî bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevab versem; sönük düşer, noksan olur.” (Mektubat, 298)

ALTINCI DEVA: “(Haşiye): Fıtrî bir surette bu lem'a tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki deva yazılmış. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık, belki bir sır vardır diye değiştirmedik.” (Lem'alar, 237)

“Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir mes'elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” (Şualar, 95)

“Risale-i Nur'un gıda ve taam hükmündeki hakikatlarından hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Yoksa yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdasız kalabilirler. Risale-i Nur, sair ilimler ve kitablar gibi okunmamalı. Çünki ondaki iman-ı tahkikî ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır.” (Emirdağ Lahikası-1, 67)

“Bu Notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said'in en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud suretinde gördüğü için tağyir edilmeden mealleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sair Sözlerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor; ve bir kısmı gayet mücmel olmakla beraber izah edilmiyor, tâ letafet-i asliyesini kaybetmesin.” (Mesnevi-i Nuriye, 144)

“Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. Öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve mana-yı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.” (Muhakemat, 67)

“Risale-i Nur eczaları, bütün mühim hakaik-i imaniye ve Kur'aniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiye ve bir inayet-i İlahiyedir. Çünki hakaik-i imaniye ve Kur'aniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol bulamaz!" demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasıyla yetişemediği hakaiki; avamlara da, çocuklara da bildiriyor.” (Mektubat, 402)

“Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten kurtardığı gibi, çoklarını da imana getirmiş. Gayet kıymettar ve yüksek olmakla beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor.” (Sözler, 843)

“...namazda ve ezandaki gibi elfaz-ı mübarekeler, mana-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise, değiştirilmez.” (Mektubat, 365) “Amma nazariyat-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünki nasihat ile ve sair tedris ve talim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur.” (Mektubat, 367)


Üstadımız nazariyat-ı diniyenin mahfazaları olan elfazların değiştirilmesinde bir zaruret olmadığını beyan buyurmaktadır. Belki bu noktada yapıması gereken şey, o elfazları va’z u nasihatlerle açmak; mütalaa ve müzakere ciddiyeti içinde tefekkürle talim etmektir.
1948-1949’da Afyon hapsinde Ahmet Feyzi Ağabey’in Hz. Üstad’dan gençler için risalelerin biraz sadeleştirilmesine dair yazdığı mektubuna Üstadımız şöyle cevap vermiştir.

“Saniyen, Nur’un metni izaha ihtiyacı olsa ya satırın üstünde ya kenarında haşiyecikler yazılsa daha münasiptir. Çünkü metin içine girse teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih lazım gelir. Hem su-i istimale kapı açılır, muarızlar istifade ederler. Hem herkes senin gibi muhakkik, müdakkik olmaz; yanlış mana verir, bir kelime ilave eder, ehemmiyetli bir hakikatı kaybetmeye sebeb olur. Ben tashihatımda 
böyle zararlı ilaveleri çok gördüm. Hem benim tarz-ı ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor. Bir parça dikkat ve teenni ister. Belki bunun da bir faydası var.. (Emirdağ Lâhikası, elyazma 661)

İKİNCİ NOKTA: Risale-i Nur, Kur'an-ı Azimüşşan'ın hakikatlerinden telemmu etmiş, en yüksek bir ders-i imaniye, envar ve esrar-ı Kur'aniyye'dir. Üstad, "bunun (Risale-i Nur'un) ilham-ı İlahi olduğuna bütün imanımla kaniim." (Şualar, 498) buyurmaktadır.

Sadeleştirme, Risale-i Nur'daki bu kudsî mazhariyetleri kırar, hakaik-i imaniyenin feyzini uçurur; elfazın letafetine ilişir, hüsün ve cemalini zayi eder; sarih mananın maverasındaki işarî, remzî, telmihi mana tabakalarına perde çeker. Risale-i Nur'un, hüsn-ü hakikisini incitir, derin manalarını basitleştirir ve bayağılaştırır. Risale-i Nur, "üslub-u âliye" üzerine müessestir. Sadeleştirme, "üslub-u âliye"yi tebdil ve tahfif hükmüne geçer. O mevzun, muntazam, üslub libasları bozulunca kalb, ruh, sır ve diğer latifeler hissesiz kalır; akıl da tam itminana ulaşamaz. Çünkü sadeleştirme, kelamın camiiyetine, lisanın selasetine, nazmın cezaletine,mananın belagatine büyük zarar verir; o ruhu öldürür ve o letafeti söndürür. Üstadımızın fevkalade önem atfettiği; makbuliyeti-i İlahiye bir alamet saydığı tevafukat ve cifir gibi ince 
hikmetler ve latif sırlar sadeleştirme ile tamamen ortadan kalkar.

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Risale-i Nur, talebelerine kazandırdığı uhrevi kazanç ve kemalata bedel olarak, onlardan "tam ve halis bir sadakat" ve "daimi ve sarsılmaz bir sebat" istemektedir. (Kastamonu, 122)

Sadakatin bir cüzü de, Risale-i Nur nüshalarını aslı şekliyle muhafaza etmek; risaleleri tağyir ve tebdil etmemektir. Rahmetli Tahirî Ağabey'in Üstad'dan naklettiği şu ifadeler, sadık ve sebatkâr şakirtler için fevkalade önem taşımaktadır:

"Benimle gelen perişan olmaz. Benimle gelen arkadaş, ruz-u mahşerde perişan olsa; o benim sırtımın yükü olsun. Yeter ki, bu davaya olan ahdini ve sadakatini bozmasın." Bizim görevimiz, Risale-i Nur'u asli haliyle tâ kıyamete kadar muhafaza etmektir. Bu muhafaza o ahdin lazımlarından birisidir.

DÖRDÜNCÜ NOKTA: Risale-i Nur, tekrarat-ı Kur'aniyye'nin bir lemaatına mazhar olduğu için tekrar tekrar okunması usanç vermez. Üstad Hazretleri bütün hayatı boyunca kendi telif ettiği eserleri müteaddit defa okumuş, talebelerine de okutmuştur. Hâlbuki sadeleştirilmiş bir eser, latif ve hassas ruhlara ağır gelir; belki ancak bir kere okunabilir. İkinci, üçüncü, dördüncü kere okunmaz. Çünkü sadeleştirme, sanat zevkini incitir, ciddi okuma iştiyakını köreltir. İnce sezişler, latif manalar sadeleştirme rütuşu içinde gözden kaybolur. Letafet ve zarafetle biçilmiş ve giydirilmiş olan o deri hükmündeki nazenin libaslar soyulup atılır. Ne selaset kalır, ne letafet! Metin, kırk yamalı bohça şekline girer. Tenasüp gider, zarafet kaybolur. Kelam estetik değerini, fikrî ağırlığını, taravettar özelliğini kaybeder, mesaj gücünü yitirir.

BEŞİNCİ NOKTA: Dil, bir milletin hafızasıdır. Belki, o milletin tâ kendisidir. Dili sadeleştirmek, milletin hafızasını silmek, tarihi arşivleri yok etmek, kütüphaneleri yıkmak, manevî göstergeleri, hassas değerleri silip süpürmek anlamına gelir. Çünkü dinimize, ahlak ve kültürümüze, örf ve adetlerimize medar bütün güzelliklerimiz dil ile yaşar, dil ile yaşatılır, dil ile muhafaza edilir. Dil, maziden istikbale uzanan bütün değerlerimizin intikal köprüsüdür. Sadeleştirme bu köprüyü uçurur. Mazi ile ilgili bağları kopartır.

ALTINCI NOKTA: Ehl-i ihtisasın beyanına göre "Dil, düşüncenin evidir." Fikir inşasının tuğlası, kerpici, ana malzemesi kelimelerdir. "Anlaşılmıyor." Gerekçesiyle birçok kelime ve ıstılahlar devre dışı bırakıldığı zaman tefekkür sahası daralır; dimağ harmanı küçülür. Kıyılmış, doğranmış kelimelerle ciddi tefekkür olmaz; tefekkür derinliğine asla ulaşılamaz. Halbuki Risale-i Nur mesleğinin temel esaslarından birisi de tefekkürdür. Düşünceye hizmet etmeyen bir dil, kısırlaşır. Kısırlaşan dil, cemiyette fikir ve düşünce üretemez, ideal 
yükleyemez, yüksek fikirleri, ulvi hisleri terennüm edemez. Dal ve budakları budanmış, kanatları kırılmış, yozlaştırılmış bir dil ile ciddi metinler de kaleme alınamaz, şaheserler üretilemez. Mevcut ciddi eserler de okunamaz, derin ibarelere girilemez, ilmî, felsefî, edebî, fikrî eserlere ulaşılamaz. Evet, dil sadeleştirilirse, düşünce sığlaşır. Sadeleştirme işi, edebi, fikrî, ilmi, ahlakî ve dini metinlerde sürdürülürse, netice noktasında cemiyet hayatında, "düşünme derinliği" kaybolur. Bir müddet sonra düşünmeyen, murakebe ve muhasebe yapamayan, derinliklere inemeyen, fikirde kifayetsiz, izanda nakıs, intikalde gabi bir gençlik karşımıza çıkar.

YEDİNCİ NOKTA: Maddi bir unvan ve şöhret adına birkaç lisan öğrenen; dünyevi bir istikbal için kendi sahasındaki yüzlerce tabirleri ve yabancı kelimeleri ezberleyen bir insanın; sırf nefsin tembelliğinden ve ruhun lakaytlığından gelen bir hisle, Kur'anî tabir ve ıstılahları öğrenmemesi, nasıl mazur görülebilir? Bilmek gerekir ki, lakayt ve laubali ruhları hakikat dünyasına celb ve cezb etmenin yolu, iman ilminde derinleşmek, tebliğ sorumluluğunu canlı tutmaktır. Bu da, temsil ruhunu yaşatmak, tebliğ ciddiyetine bürünmek, hakikat-ı imaniyeye tam ayna olmak; tefekkür disiplini içinde mütalaa, müzakere ile tahkik mesleğine kuvvetle gerçekleştirilebilir. Sadeleştirme, bu manalara kuvvet veremediği gibi, bilakis, insanları me'hazın kudsiyetinden uzaklaştırır; cılız, kuru, sönük ve silik bir mecraya sürükler. Hâlbuki Üstadımız: "Me'hazın kudsiyeti, çok bürhanlar kuvvetinde tesirat gösteriyor; onun ile ahkâmı umuma kabul ettiriyor." (Mektubat, 342) buyurmaktadır.

SEKİZİNCİ NOKTA: Dil, cemiyetin harcıdır. Kelimeleri yerlerinden oynatmak, sökmek ve çıkartmak adeta sağlam bir binanın statiğini bozmak, mukavemetini sarsmak, binayı yerinden oynatmak anlamını taşır. Bu gibi uzun yaşamazlar. Risale-i Nur'un bir görevi de dili muhafaza etmek; İslami ıstılah ve kelimeleri günlük hayatın içinde canlı tutmak ve yaşatmaktır. Sadeleştirme bu noktaya da zarar verir, dilde yaşanan erozyonu hızlandırır.

DOKUZUNCU NOKTA: İlimde derinleşmenin ilk adımı, o ilmin ıstılahlarına vukufiyettir. İlmî tabirler ve ıstılahlar sadeleştirilemez. Onları oldukları gibi öğrenmek gerekir. Doktorların yazdığı reçeteler, dünyanın her yerinde geçerlidir. Çünkü o kelimeler tıp dünyasının müşterek lisanıdır. Tıp atlası da, bilgisayardaki teknik tabirler de öyledir. Yıllardır hafızaya kaydolmuş, dimağa resmedilmiş, kalbe nakşedilmiş marifet-i Kur'aniyeye medar tabir,kelimat ve ıstılahların muhafazası lazım ve elzemdir. Onları muhafaza bizim görevimizdir. Bu görev ve 
sorumluluğun, hassasiyet ve duyarlılıkla yerine getirilmesi gerekir.

ONUNCU NOKTA: Sadeleştirme ile ilgili çalışmalarda, genellikle, bir taviz, ikinci bir tavizi doğurur. O da üçüncü, dördüncüyü.. Belki her 10-15 sene sonra sadeleştirme tekrar gündeme gelir. O sadeleştirenler de, tekrar sadeleştirildiğinde; 50-60 sene sonra, belki asıl metin buhar olur uçar; estetik özelliklerini, kelamî güzelliklerini, mana tabakalarını, lisan inceliklerini ve derin sırlarını kaybeder. Özellikle, kudsî kelimat ile inşa edilmiş metinlerde bu tahrib daha ziyade olur; o metinlerin manevi ağırlıkları, derinlikleri, letafet ve zarafetleri silinip gider.

ONBİRİNCİ NOKTA: Şimdi olduğu gibi, çok yakın bir gelecekte Risale-i Nur, dünya düşünce tarihini etkileyecek en önemli eserlerin başında yer alacak; İnşallah, fikir ve ilim dünyasının en çok konuşulan, tezekkür edilen ve hakkında en çok yazılar yazılan, araştırmalar yapılan, kitaplar neşredilen bir şaheseri olarak, biiznillah, asra damgasını vuracaktır. Belki, binlerce bilim adamları, araştırmacılar, psikologlar, sosyologlar, siyaset bilimcileri, sanat adamları, tefekkür insanları, risaleleri didik didik inleyecek, herkes kendi ilim mahfilinden bakacak, farklı açılardan yorumlar yapılacak, şerh ve izahlara girişilecektir. Yapılacak bütün bu çalışmalar Risale-i Nur'un kadir ve kıymetini, baha ve değerini daha ziyade gözler önüne serecektir; bu araştırmaların gerçekleştirilmesi için, orijinal metnin, asıl nüshaların olduğu gibi muhafazası gerekir. Çünkü sadeleştirilmiş metinler üzerinden yapılacak yorum ve değerlendirmeler, yanlışlara kapı açabilir, bir kısım hakikatlerin zayi olmasına sebep olabilir.


ELHASIL, Sadeleştirme, hikmet diline, hakikat lisanına, metnin orjinalliğine, lisanın selasetine, kelamın camiiyetine, beyanın belagatine, hüsün ve letafetine, mana tabakatının enginliğine, tefekkür ciddiyetine, tahkik mesleğine, tetebbuat zevkine ilişir. Hakikat ilminin hudutsuz sahrasını daraltır. Zihni sığlaştırır. Elfazın derisini soyar, hayattar mana tabakalarının taravetini izale eder.

ONİKİNCİ NOKTA: Kardeşlerimizin malumu olduğu üzere, Risale-i Nur'un mesleği "kavl-i leyyin"dir. Bu mesele münasebetiyle, hiddet ve şiddete, adavet ve çatışmaya kapılar açacak bir biçimde ahvallere bürünmek; gayz ve gadabla infial göstermek, ifratkarane tavırlar takınmak, hiddet sergilemek, mesleğimizin ruhuna muhaliftir. İhlas ve uhuvvete zıddır. İhlaslı istikamet ve uhuvvetkarane muhabbet 
mesleğimizde esastır. "Dostlara mürüvvetkarane, düşmanlara sulhkarane davranmak" Nur'un bir düsturudur.

Evet, Üstadımız, "Tuluat Risalesi"nde, ihtilafı tadil edecek çarenin reçetesini yazmış, gözlerimizin önüne sermiştir. O reçete şudur: 
"Evvelâ; müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünki Allahımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'anımız bir, zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik, zaruriyat-ı diniyeden başka olan teferruat veya tarz-ı telakki veya tarîk-i tefehhümdeki tefavüt bu ittihad u vahdeti sarsamaz, racih de gelemez. "Elhubbu fillah" düstur tutulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa -ki zaman dahi pek çok yardım ediyor- o ihtilafat sahih bir mecraya sevkedilebilir."

Hem, Üstadımız: "Evvela umur-u uhreviyede hased ve müzahamet ve münakaşa olmadığından; bu cemiyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir." buyurmaktadır. "Saniyen: muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.

Birinci şart: hürriyet-i şer'iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir. 
İkinci şart: muhabbet üzerine hareket etmek, başka cemiyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cemiyet-i ulemaya havale etmektir" (Asar-ı Bediyye, 516 Envar Neşriyat)


Evet, biz de, bu meseleyi müdakkik kardeşlerimizin hakimane tetkiklerine ve şefkatkarane tedbirlerine havale ediyoruz. "Bizler muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur." diyen muazzez Üstadımızın açtığı cadde-i Kübra-yı Kur'aniye'de, ihlâs ve uhuvvet, muhabbet ve istikametle yürümek zorundayız. Dua ve münacatımız o dur ki, Rabb-i Rahim bizleri azami ihlas, azami sadakat, hakikat-ı uhuvvet ve
muhabbetle, istikamet dairesinde istihdam ettirsin. Rızası dairesinde çalıştırsın.

4 NİSAN 2013 TARİHİNDE YAPILAN EHL-İ HİZMET MEŞVERETİNDE EHL-İ HİZMETİN SADELEŞTİRME İLE 
ALAKALI LÂHİKASI
04 Nisan 2013
BURSA

Aziz, Sıddık, Vefakâr ve Fedakâr Ağabey ve Kardeşlerimiz! 
Evvela: Binler selam ve hürmet ve muhabbetlerimizi arz eder, hizmet-i imaniye ve Kur'aniyemizde azami ihlas, sadakat, sebat, dikkat ve kanaat sırları ile ahir ömrümüze kadar istihdam olmamızı eltaf-ı İlahiyeden tazarru ve niyaz ederiz.

Saniyen: Rabb-i Rahimimize nihayetsiz hamd-ü senalar olsun ki; Hazreti Üstadımızın ifadesiyle, "Bu zamanın ilmi, manevi ve ehemmiyetli bir mürşidi olan Risale-i Nur Külliyatının ve ona mensub olan Nur Talebelerinin hizmetleri; Türkiye'de ve Küre-i Arz'da azami şevk ve muvaffakiyetle devam etmektedir. Her bir kitabı bir SAİD olan ve Hazreti Üstadımızın mübarek ve kudsi üslubu ile neşr-i envar eden Nurların bizzat devamlı olarak okunması, dersleri ve mütalaası ile bu külli istifade ve inkişafların hasıl olduğu umumun malumu ve hepimizin vicdani bir kanaatıdır. Bununla beraber, sırr-ı teklif muktezası ile, bazı imtihanlar da devam etmektedir. Bunlardan biri de; Risale-i Nur Külliyatının "SADELEŞTİRME" adı altında tahrif edilerek neşredilmesi ve yine, külliyatın Hazreti Üstadımızın bizzat tertib ve tanzimi ile neşredilen tarzın haricine çıkılarak değişik şekillerde neşredilmesi gibi hususlardır.

Salisen: Bilindiği gibi Hazreti Üstadımızın hizmetkârları ve neşriyatla alakadar ağabeylerimiz 1991 yılında sadeleştirme ile ilgili bir lahika mektubu neşredip; bu gibi teşebbüslerin kabul edilemez büyük bir hata olduğunu tebarüz ettirdiler. Ayrıca daha önceki umumi meşveretlerde de bu mesele teferruatıyla tezekkür edildi. Bütün bunlara rağmen maalesef tamamen haksız ve hikmet-i hakikiyeden uzak olan bu teşebbüs ve neşriyatların devam ettiği görülmektedir.

Rabian: Bu imtihanlar karşısında Risale-i Nur'a mensub ve talebe olan bizlerin mühim bir mesuliyet ve vazifemize nazar-ı dikkati celb etmek için; bu lahikayı neşretmeye zaruret hasıl olmuştur. Bu vazife de; nurlardan aldığımız ihlas, sadakat ve Hazreti Üstadımızın bize miras bıraktığı her şeye, kendi malımız gibi tesahub etmek gibi düsturlara imtisalen; Nur Talebeliğinin bir şiarı ve sadakatimizin bir vecibesi olarak, Risale-i Nur Külliyatı'nın aynen muhafaza edilerek neşredilmesi ve bu şekilde bizden sonraki nesillere intikalinin temin edilmesi hususudur.

Hamisen: Bu mes'ele ile alakalı vaki olabilecek suallere cevap verebilmek için yukarıda zikredilen neşredilmiş lahikalar, mektup ve makaleler, bizzat Risale-i Nur Külliyatı'nda bulunan kesretli me'hazler mevcuttur. Bunlar defalarca neşredilerek herkesin malumu olmuştur. Netice-i Kelam: Bütün dershane-i Nuriyelerde hizmetlerle devamlı olarak bilfiil iştigal eden umum vakıflar heyeti olarak, Hazreti Üstadımızın Risale-i Nur'daki mevzu ile alakalı ders ve ikazlarına ittibaen Hazreti Üstadımızın hizmetkarları olan ağabeylerimizin ve Türkiye Meşveret Heyetinin sadeleştirme ile ilgili meşveret lahikasını ve bu meseledeki tavırlarını ruh-u canımızla teyid ve tasdik ettiğimizi beyan ederek; Risale-i Nur'ları tahrif ve tağyir etmeye müteveccih "SADELEŞTİRME" başta olmak üzere her türlü teşebbüsü kat'iyyen tasvib etmediğimizi ve bu gibi teşebbüslerden derhal vazgeçilmesinin elzem olduğunu efkar-ı ammeye arz ediyoruz.

(HZ. ÜSTADIN HİZMETİNDE BULUNAN AĞABEYLERİMİZİN 1991 YILINDA TAMİM ETMİŞ OLDUKLARI 
SADELEŞTİRME İLE ALAKALI LÂHİKA MEKTUBU)
EVET HAKKIN HATIRI İÇİN

22 Ocak 1990 tarihli Zaman Gazetesinde "Hakkın Hatırı İçin mi?" başlığı altında ve Şemseddin Nuri müstear ismiyle neşredilen yazıda, Risale-i Nur'un sadeleştirilmesinin gerekliliği iddiası ileri sürülmüştür. Buna delil olarak da elyazma Kastamonu Lâhikasından alınma ve yeni yazıda neşredilmemiş olan bir-iki satır yazı gösteriliyor. Hem Risale-i Nur'un sadeleştirilmesine mani oldukları iddiasıyla Nur hizmetiyle bizzat meşgul olan fedakâr hâdimleri de itham edilmektedir.

Hz. Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin ve bütün Nur talebelerinin ve bilhassa Risale-i Nur'un küllî hukuku namına, hem bundan böyle tâ kıyamete kadar gelip geçecek nesl-i âtinin de bu mucize-i Kur'aniyeden feyiz ve ışık alarak Nura talebe olma namzetlikleri itibariyle o milyonlar mâsumların da hukuk-u maneviyeleri nâmına Hz. Üstada sadakat borcumuz olarak deriz ki:Şimdiye kadar böyle gazete lisanıyla, Risale-i Nur'un asliyetini değiştirme tarzında ve âdeta meydan okuma edasıyla böyle bir itiraz yapılmamıştı.

Yazıda Risale-i Nur'un sadeleştirilmesine delil olarak gösterilen ve elyazma Kastamonu Lâhikasından alınan o iki cümleyi Hz. Üstad Kastamonu Lâhikasının yeni yazıyla neşre hazırlanışında kaldırmıştır. Elimizdeki orijinal nüshalarda bu husus mevcuttur. Mezkûr cümlenin geçtiği paragrafın tamamı ise şöyledir: "Sâniyen: Burada lise mektebine tesirli bir nur girdi. O da Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lem'anın İsm-i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Lem'ası hâtimesine kadar, Âyet-ül Kübra'nın "Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine giren herbir misafir" diye başlayan Birinci Makam'ın başından, ilham vahiy mertebeleri hâriç kalıp tâ Onsekizinci Mertebe olan kâinatın hudus hakikati tâ imkâna kadar, yeni hurufla, bir ihtar-ı manevî ile izin verdik. Daktilo (el makinası) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cilt yapıp yeni hurufla ehl-i inkâra onikilik top güllesi gibi atabilirsiniz."

İşte gazetede sadeleştirmeye delil olarak gösterilen o iki cümle, bu parçanın devamı idi. Kastamonu hayatında yazdığı bu cümleyi şimdi ele alarak, mâna ve makamını nazara almadan, küllî bir sadeleştirmeye delil getirmek hatadır. Çünki böyle bir yanlış anlayışa meydan vermemek için Hz. Üstad yeni yazı neşirde bu cümleyi çıkarmıştır. Zira o cümlenin mâna ve makamı: Kendi tasarruf ve nezareti altındaki o cüz'î hâdiseye münhasırdır. Ve hem bundan sonraki hayatı ve neşir hususundaki tatbikatı bizce yakînen biliniyor ki; bu cümleden anlaşılmak istenilen mâna gibi değildir. Eğer böyle bir sadeleştirme müellifçe gerekli görülseydi, 1940'tan 1960'a kadarki neşriyat devresinde fiilen tatbik eder veya ettirirdi. Halbuki sadeleştirme ihtiyacı yani dilin değişmesi 1940'tan sonra daha da artmıştı. Bu kadar açık bir mantık tenakuzunu anlamamak nedendir?

Kastamonu hayatından sonra Denizli hapsinde on ay hapis ve beraetten sonra Emirdağı'nda ikameti sırasında; Afyon hapsinden evvel Isparta ve İnebolu'da teksir edilen Zülfikar, Siracünnur, Tılsımlar, Asa-yı Musa, Sikke-i Tasdik-i Gaybî eserlerini defalarca müellif-i muhterem kendisi bizzat okuyup tashih ettiği gibi, 1956'dan sonra Ankara ve İstanbul'da yeni yazıyla neşrine izin verdiği, teşvik ve takip ettiği Sözler, Mektubat, Lem'alar, Şualar, İşârat-ül-İ'caz, Asa-yı Musa, Mesnevi-i Nuriye, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Gençlik Rehberi ve sair diğer küçük eserleri bizzat Hz. Üstad tarafından yanındaki talebeleriyle beraber okunmuş, efkâr-ı ammeye ve istikbal nesillerine arzedilmiştir. Risale-i Nur'un neden sadeleştirilemiyeceğinin çeşitli hikmetlerini anlatan Hz. Bediüzzaman'ın ve yakın talebelerinin birçok ifade ve beyanları vardır. Nümune olarak bunlardan birkaçını zikrediyoruz:


"Risale-i Nur eczaları, bütün mühim hakaik-ı îmaniyye ve Kur'aniyyeyi hatta en muannide karşı dahi parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiyye ve bir inâyet-i İlâhiyyedir. Çünki hakaik-i îmaniyye ve Kur'aniyye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol bulamaz" demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasiyle yetişemediği hakaiki; avamlara da, çocuklara da bildiriyor (Mektubat: 402)

"Elli-altmış risaleler (şimdi yüzotuzdur) öyle bir tarzda ihsan edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhurata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamıyan bir insanın, belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl-i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmıyan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser-i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünki bütün bu risalelerde, bütün derin hakaik, temsilât vasıtasıyla, en âmi ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Halbuki o hakaikin çoğunu, büyük âlimler "Tefhim edilmez" deyip, değil avâma belki havassa da bildiremiyorlar. İşte en uzak hakikatları, en yakın bir tarzda, en âmi bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlâk, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatları dahi müşkilleştiriyor diye eskidenberi iştihar bulmuş ve eski eserleri o su'-i iştiharı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hârika teshilât ve suhulet-i beyan; elbette bilâşüphe bir eser-i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'an-ı Kerîm'in i'caz-ı mânevisinin bir cilvesidir ve temsilât-ı Kur'aniyyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır." (Mektubat: 403)

"Kur'an'ın bir nevi tefsiri olan Sözler'deki hüner ve zarafet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakaik-ı Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki, öyle ister; ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercüman, bir hizmetkârız." (Mektubat: 415)

Lütfen geçen cümleye dikkat edilsin. Yani yazarın "Risaleler, ifadeler ve üslûb bakımından tekrar gözden geçirilmelidir" iddiasına karşı, Hz. Üstadın bir nevi cevabına bakınız: "Muntazam, güzel hakaik-ı Kur'aniyenin mübarek kametlerine yakışacak mevzun, muntazam üslûb libasları, kimsenin ihtiyar ve şuuruyla biçilmez ve kesilmez. Belki onların vücududur ki; öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kamete göre 
keser, biçer, giydirir. Biz ise içinde bir tercüman, bir hizmetkârız." Hz. Bediüzzaman'ın âlim, fâzıl ve edib talebelerinden merhum Ahmed Feyzi, Risale-i Nur'un tarz-ı beyanının ulviyetini şöyle ifade ediyor:
"Tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde, bu kadar feyz-i ilim neşreden ve ilminin hârikalarıyla en münteha mesâil-i ilmiyede ve âliyede en yüksek mütefekkirleri dahi hayrette bırakacak bir mantık ulviyeti ibraz eden ve hayatının yarısından sonra öğrendiği bir lisanda bu kadar câzibedâr bir tarz-ı beyan ve sürükleyici bir hararet izhar eden ve gayet feyyaz bir aşk ve heyecan terennüm eden ve bir derya-yı îman ve bir hazine-i tevhid ve bir umman-ı hikmet halinde coşan bir ikinci Bediüzzaman gösterebilir
misiniz?.. " (Şualar: 566)


Risale-i Nur'un çok eski, çok sâdık ve çok fedakâr bir talebesi merhum Halil İbrahim'in lâhikadaki fıkrasından bir parça:
"Risale-i Nur Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek istiyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kavl-i şerifinin îma ve işâratından, şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, "Risale-i Nur"
Türkçede lisan üzerinde de imam olacağına; yâni yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur'un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terkedeceklerine dair ‘işaret-i Kur'aniyedendir’ demiş olsam hatâ etmemiş olurum zannederim. " (Emirdağ Lâhikası-I: 103)

(Mekteb-i fünunda ve ulûm-u Islâmiyede gayet müdakkik ve kıdemli muallimlerden Hasan Feyzi'nin ehemmiyetli ve çok uzun bir mektubudur. Fakat bir kısmı tayyedildi; neşrine lüzum görülmedi.) "EY RİSALE-İ NUR! Senin, Kur'ân-ı Kerîm'in nurlarından ve mucizelerinden geldiğine, Hakkın ilhâmı, Hakkın dili olup, Onun emri ve Onun izni ile yazıldığına ve yazdırıldığına artık şek şüphe yok. Fakat acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır? Türkçe olarak te'lif ve tertip ve tanzim olunan müzeyyen ve mükemmel, fasih ve beliğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir yoldaşı görülmüş müdür? Yüzündeki fesahat ve özündeki belâgat ve sendeki halâvet başka eserlerde görülmüyor. Ehil ve erbabına malûm olduğu üzere: Âyât-ı Beyyinât-ı İlâhiyenin türlü kıraat ile hikmet ve hakikat ve marifet ilimlerini ve daha birçok rumuz ve esrar ve işaret ve ulûm-u Arabiyeyi hâmil olduğu gibi, sen dahi birçok yücelikler, sahife ve satırlarında, hattâ kelime ve harflerinde talebelerini hayret ve dehşetlere düşüren birçok esrar ve ledünniyat taşıyorsun. İşte bu hal, senin bir Mu'cize-i Kur'an olduğunu isbat ediyor. Öyle yazılmış ve öyle dizilmişsin ki, insanın baktıkça bakacağı, okudukça okuyacağı geliyor. En âlî bir taleben senden feyiz ve ilim ve irfan aşkı aldığı gibi, en avam bir taleben de yine senden ders duygusunu alıyor. Sen ne büyük bir eser, ne tatlı bir kevsersin. Bu hâlin, Türkçemize büyük bir kıymet ve tükenmez bir meziyet bahşediyor. Senin ulviyet ve kerametin, Türk dilini bütün diller içinde yükseltiyor. Kur'ân'dan maada hiçbir kitaba ve hiçbir kavmin lisanına sığmayan bu kadar yüksek asâlet ve fesahati seninle dilimizde görüyoruz. Fesahat ve belâgatın son haddine çıktığı bir devirde, Kur'ân-ı Kerîm'in nâzil olmaya başlaması ile Kur'ân
nuru karşısında üdebâ ve bülegâ-nın kıymetten düşüp, sönen âsârı gibi; senin de o hudutsuz ve nihayetsiz ve amansız fesahat ve belâgatın, hutebâyi hayretlere düşürmüştür. Sen bir şiir-i destanî değilsin. Fakat o kadar fasih ve beliğ ve edâlı ve sadâlı ve nağmeli yazılmış ve bütün harflerin birbirine dayanarak kelime ve kelâmların, siyak ve sibak, intizam ve insicam ile dizilmiş ve bunlar birbirine o kadar kuvvet ve kudret ve metanet vermiş ki; mensur ve Türkî ibâreli olduğun halde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir
eser, bir daha kimseye nasib olmaz. İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam ondört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi. Bu ne büyük bir nimet bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık Yârabbi!.. Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır. Garb dillerinin her birisine tercüme ve nakil olunan Mevlânâ Câmi ve Mevlânâ Celâleddin'in ve Hazret-i Mısrî ve Bedreddinlerin âsâr-ı mübarekeleri sana bakıp: "Bârekâllah zehî saâdet sana ey Risâle-i Nur! Hepimize baştâcı oldun!" diye tebrik ve tehniyelerini sunmaya ve ruy-i zeminin insanla beraber bütün zihayat mahlûkatı dahi seni kabule hazırlanıyorlar. ..
Hele o güzel teşbih ve tâbirlerin bir misli, bir daha bulunup söylenemez. Sendeki mukayese ve muhâkemelerin, vak'a ve temsillerin bir benzeri ve bir nazîri bir daha getirilemez.

Kur'ân-ı Arabîden Türkçe Sözlere akan ve bugün öztürkçeden fışkıran bu feyiz ve bu nurlar, kalblerde senin bir nümune-i kudret ve nişane-i rahmet olduğuna hiçbir rayb ve güman bırakmıyor. Sen, âyine-i idrâke cilâ ve âlem-i kalbe safa ve ruh-u revâna gıdâsın... 
Allah Allah... Türk Milleti senin ile ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp, gönülleri sürurlandıran bu hüccetler ve tâbiratın ve bu kelimat ve teşbihâtın, Arş-ı Âzamdan indiği muhakkaktır.Çünki: Kederleri gidererek, insana neş'e ve neşat veriyor, okunurken hiçbir itiraz sesi ve hiçbir inkâr kokusu duyulmuyor. O zaman akıl ve mantık duruyor, nefs-i insanî sâfileşiyor, hem duruluyor. Sanki senin bütün
hakikatlerin, evvelâ Rabbânî ve Rahmânî fabrikaların ulvî ve Samedânî tezgâhlarında işlenerek, sonra Nuru İlâhî deryasında yıkanıp çıkarıldıktan sonra gülyağı fabrikasına verilmiş. Orada yedi defa gülyağlarına batırıldıktan sonra hâlis öd ağacı ile buhurlanmış ve bunlar ile yazılmışsın. Bütün mes'ele ve maddelerin, hep sayılı ve saygılıdır. O muntazam ve mükemmel, müzeyyen ve münevver sözlerin, şimdiye kadar yazılanihtilâflı eserleri büküp hepsini bir yana bırakmış, ancak kendini nazargâh-ı enâma arzeylemiştir." (Konferans: 81-86) "1950 öncesi, Mehmed Feyzi Ağabeyin "Asa-yı Musa" mecmuası için hazırladığı lügatçenin başına yazdığı; ve Hz. Üstadımızın da münteşir Emirdağ Lâhikası sh: 220'de tahsin ettiği bir fıkrasını makam münasebetiyle buraya dercediyoruz:


"Bedî-ül Beyan olan Risale-i Nur'un müellifi, Üstadımız Allâme-i Said-ün Nursî Hazretleri evvelâ mücahedei nefsaniyeyi herşeye takdim ve sıfat-ı mezmûmeyi mahv, alâik-ı dünyeviyeden inkıta', hakikat-ı himmetle Cenab-ı Hakk'a teveccüh ettiğinden kalb-i münevverinden hicab-ı zulümat, inâyet-i Hak'la inkişaf ve Rahmet-i İlâhiyye feyezan ve Nur-u Samedanî lemean edip sırrına mazhariyetle sadr-ı şerifi münşerih olup, Rahmet-i Sübhaniyye ile sırr-ı melekût mir'at-ı kalbine münkeşif ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye tele'lü' ettiğinden şüphesiz Risale-i Nur, doğrudan doğruya ilham-ı İlâhî ve ihsan-ı Rahmanî, ikram-ı Rabbanî, feyz-i Samedanî, intak-ı Sübhanî, hem i'caz-ı manevî-i Kur'anî, hem makbul-ü Şâh-ı Risalet (A.S.M.), hem memduh-u Şâh-ı Velâyet (R.A.).. hem mergûb-u Şâh-ı Geylanî (K.S.).. hem Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın semâ-i manevîsinde parlayan hidayet ve tevfik güneşlerinin nurlarının in'ikâsı.. hem sırr-ı veraset-i kâmile-i Nebeviyye (A.S.M.) cihetiyle Resûl-i Ekrem'e (A.S.M.) ihsan olunan cevâmi-ül kelim gibi, Üstadımıza dahi kalîl-ül lafz, kesîr-ül mâna, kelimat-ı câmia ikram olunması., hem Üstadımız, Esmâ-ül Hüsnâ'dan ism-i Bedî'a mazhariyetinden, te'lifi olan Risale-i Nur, kelimat-ı bedîa ve tâbirat-ı garibe ile müzeyyen olması., hem tercüme olunacak kelimat-ı Arabiyyede Üstadımız yalnız lügatça sathî mânaları düşünmeyip belki gayet geniş ve pek kudsî olan iman ve Kur'an hakikatlarını nazara alarak gayet hârika deliller, zâhir bürhanlar, kat'î hüccetler isbat ve beyan ettiğinden o kelimat, ifade edip baktıkları küllî hakikatlardan, kudsî mânalardan birer ulviyyet, birer külliyyet kesbetmesi.. hem Üstadımız eskiden beri fesahat-ı âliye ve belâgat-ı fevkalâde sâhibi olduğundan, Risale-i Nur belâgat ve edebiyatça
pek yüksek bir mevkide bulunması gösteriyor ki; o nurlu kelimatı tercüme etmek imkânsızdır. " Muhterem Mehmed Feyzi Efendi muhakkik ve müdakkik bir âlim olması, sekiz sene Hz. Üstadımızın hizmetinde ve kâtibliğinde bulunması, Üstadımızdan da ders alması gibi çok mazhariyetleriyle, Risale-i Nur'un üslûbu ve ifadesi ve kelâm ve kelimeleri hakkında kanaat beyan etme hususunda âlimler ve talebeler içinde en salâhiyetdar bir şahsiyet olması noktasından, bu parça çok ehemmiyetli ve merhum ağabeyin Risale-i Nur'u nasıl anladığının parlak bir misalidir.

Abdülkadir Badıllı naklediyor:

"1969'da Arabî Mesnevî'yi tab'etmek için teşebbüse geçtiğimizde; aslen Arabça olan Mesnevî'nin içinde geçen bazı Türkçe kelimelerin Arabçaya tercümesi lâzımdır, çünki bu kitab Arabçadır ve Arabların içinde neşredilecektir, diye merhum Zübeyr Ağabeye mektubla bildirdim. Bu hususta Zübeyr Ağabeyden gelen mektub aynen şöyledir:

"Râbian: İkinci mübarek ve müjdeli mektubunuzu aldım. Bugünkü neslin bilmediği fakat ihtiyacına binâen öğrenmek zaruretinde olduğu kelimeleri, Üstadımızın hârikulâde üslûb ve belâgatını ve hakikatleri ifade sadedinde isti'mal ettiği lügatları aynen muhafaza etmekle hepimiz mükellef bulunmaktayız. Hem merhum ve muazzez Üstadımızın sağlığında bu hususlarda:

1- Ya sahife sonlarında veya satır içinde lügatların yanına parantez içinde yazılıp yazılmayacağına,
2- Veyahut bir Risale-i Nur mecmuasının sonuna lügatçe ilâvesine dair istenilen müsaadelere, mübeccel Üstadımız izin vermemiştir. Bir defasında şöyle buyurmuşlardı: "Bu Risale-i Nur'u tahriftir. Bir zaman birisi yapmak istedi, çok zarar verdi. Okuyanlar biraz zahmet çeksinler, lügatlardan arayıp bulsunlar. "

Eğer "şimendüfer, eczahane, santral" gibi lügatlar, "Nuriye"de Arabî risalelerin içinde ise; mezkûr vazifemize ve hakikata binâen yine değiştiremiyeceğiz. Okuyan zâtlar öğrensinler. Eğer Arabçayı okuyacak yeni nesil ise, Yirminci Asrın mevki-i muallâsından hitab eden Mübelliğ-i Mübin'in, Hâdî-i Ekber'in -kim bilir akılların ermediği ne hikmete binâen yazdığı- mevzubahis kelimeler misillü lügatları merak edip öğrenmek şeref-i mânevisine yükselsinler. Hâmisen: Eğer Arabîleri başında, eğer başlıklar Türkçe ise yine aynen Türkçe olarak kalsın. Mâdem Üstadımız o büyük eseri, tekrar tekrar okumuş ve mecmua haline getirmiş olduğu sıralarda o başlıkları 
aynen bırakmış; bizler de aynen bırakırız. " " , . .

- Hasta Kardeşiniz -

İşte merhum Zübeyr Ağabeyin Risale-i Nur neşrinde gösterdiği en büyük sadakat titizliğini ve en vefakâr hâlet-i ruhiyesini ve samimi telâkkisini gösteren ve bildiren ifadeleri..." 1948-1949'da Afyon hapsinde Ahmed Feyzi Ağabeyin Hz. Üstaddan gençler için risalelerin biraz sadeleştirilmesine dair mektubuna, Hz. Üstadımızın verdiği cevabdır:

"Sâniyen: Nur'un metni, izaha ihtiyacı olsa, ya satırın üstünde, ya kenarda hâşiyecikler yazılsa daha münasibdir. Çünki metin içine girse, teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih lâzım gelir. Hem su-i isti'male kapı açılır, muarızlar istifade ederler. Hem herkes senin gibi muhakkik müdakkik olmaz, yanlış bir mâna verir, bir kelime ilâve eder, ehemmiyetli bir hakikati kaybetmeye sebeb olur. Ben tashihatımda 
böyle zararlı ilâveleri çok gördüm. Hem benim tarz-ı ifadem, bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor. Bir parça dikkat ve teenni ister. Belki bunun da bir faydası, bir hikmeti var..." (Emirdağ Lâhikası, elyazma sh. 661)

1950'den sonra "Büyük Doğu" mecmuasını çıkaran meşhur yazar ve şöhretli edip Necip Fazıl Kısakürek, risalelerden bazılarını sadeleştirerek mecmuasında neşrettiği zaman, Hz. Üstad onu durdurmak için talebelerini vazifelendirdi ve o neşriyatı durdurdu. Bu hususta, Üstadın hizmetkârı ve en yakın talebelerinden merhum Ceylân Çalışkan ile Zübeyr Gündüzalp, Necip Fazıl Bey'e Risale-i Nur'un 
sadeleştirilemiyeceğine dair uzun mektublar yazdılar. Müdellel ve mevsûk hüccetlerle onu durdurdular. Gazetedeki aynı yazıda yazar, Şemseddin Yeşil'in risalelerden aldığı parçaları kendi eserinde değiştirerek neşrettiğini ve bu hareketini Bediüzzaman'ın hoş karşıladığını yazıyor. Biz hizmetkârları yakînen biliyoruz ki; böyle dost bazı yazarları gücendirmemek için Hz. Üstadımız zâhiren muhalefetini göstermezdi. Meselâ elyazma Emirdağ Lâhikası'nda yakın talebelerine hitaben şu mektubu yazmıştır:

"Aziz sıddık kardeşlerim, 
Evvelâ: Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükrediyorum ki; Risale-i Nur'un neşrinde Medresetüzzehra erkânlarının sarsılmaz, geri çekilmez himmetleri ve gayretleri, ceridelerle intişarına ihtiyaç bırakmamış. İntişardaki ihlası; ceridelerde münâfi-i ihlâs olan cereyanlara âlet olmaktan muhafaza etmiş. Hatta en ziyade Nurlara taraftar olan Sebilürreşad'ın hakkımızda neşriyatına taraftar olamazdım. Ve hatırını kırmamak için onun teşebbüslerini zâhiren reddedemedim, fakat kalben râzı değildim. Medresetüzzehra'nın ihtiyac-ı hakiki derecesinde neşriyat-ı hâlisanesi, ceridelere ihtiyaç bı-rakmamış. "

Bu Haber ( 4974 ) defa okundu
Türkiye Meşvereti Haykırıyor : Sadeleştirme İhanettir! FaceBook ta paylaş