23:44:47 / 22-03-2013
HUKUK-U AMMEYE BÜYÜK TECAVÜZ VE KUDSİLİĞE HÜRMETSİZCE BİR TAARRUZ
Hadsiz delaili dinlemiyen ve safsata-i nefse tabi olmuş gibi olan bir güruhun Hazreti üstadın vekil ve varislerine isyan etmiş bir hocanın fetvasıyla Risale-i Nurun kudsiliğine hücuma geçenlerle karşı karşıyayız.
ABDULKADİR BADILLI AĞABEY'İN RİSALE-İ NUR TAHRİFİNE KARŞI EN SON GÖNDERDİĞİ MEKTUPTUR. 

HUKUK-U AMMEYE BÜYÜK TECAVÜZ VE KUDSİLİĞE HÜRMETSİZCE BİR TAARRUZ

Hadsiz delaili dinlemiyen ve safsata-i nefse tabi olmuş gibi olan bir güruhun Hazreti üstadın vekil ve varislerine isyan etmiş bir hocanın fetvasıyla Risale-i Nurun kudsiliğine hücuma geçenlerle karşı karşıyayız. şöyleki: 

Adı geçen hoca, Risale-i nurda yapılan tahrife verdiği fetvasının istinad ettiği dört kaynağı vardır. bu kaynaklar: 1, Hadis-i Bil mananın caizliği. 2, Necip Fazılım görüşü. 3, kendi yazdığı kitaplarının tashih işini başkasına bırakması. 4, sadeleştirmeyi basit bir tercüme amelyesine benzetmesi 

Burada ben bu tali’siz hocaya ve sırtını dayadığı kalemşör bir muharrife şöyle sesleniriz ki; Eğer sizin Risale-i Nuru müstakim,müessir, lahuti bir kitap kabul edip inanıyor iseniz, ona teslim olmalısınız. Dünyevi binbir muzahrafatla bulaşık ve maddi işler içinde dağınık olan fikirciğinizi, Risale-i Nurun nevvar, feyazanlı, müstakim, hakikattar, rehberli meselelerine karıştırmak yerine, doğrudan onun cazibe-i umumi gibi olan kudsi cazibesine tabi olup onun uslübunu benimseyip ona ram olup arkasından giderdiniz. Ama heyhat!
1.Hocanın zahiren dayandığı “ Hadis-i Bil Mana” mefhumuna gelince bundan evvel ki yazılarımda ( Lem’alar kitabını eşneâne tağyiri münasebetiyle yazdığım yazılarda) Hocanın “ Hadis-i bil mana”mefhumunu hiç alakası olmayan Nurların tahrifine tatbikinin yanlışlığını künhüyle izahatlar verdiğimden tekrarlamayacağım.

2.N.Fazılın nurlardan alıp sadeleştirme ismi altında sinsice tahrif eylediği nümuneler yanımızda mahfuzdur.İcabederse bunları ibret-i alem için neşredebiliriz. Hz Üstad bunları görmüş ve gördüğü zaman, bu tahrifi durdurmak için talebelerini devreye soktuğuna dair belgeler yanımızda mevcuttur.

3.Hocanın üçüncü dayanağı ki; kendi yazdığı kitapları tashih işini başkalara havale etmesi meselesidir. Bizde deriz, onun kitapları günlük, aylık ve geçiçi bir zamanlık meseleleri ihtiva eder. Onun yazdığı kitaplar maddi ve geçiçi meselelere dair olduğu için başkası tarafından yazılamayacak şeyler değil, çok kolay ve basit ifadelerdir. Mahza ilham-ı hak olan Risale-i nurları bunlara kıyas etmesi öyle bir kıyas-ı meal-farıktir ki, güneşi yerde ki herhangi parlak bir cam parçası ile kıyası gibi olur.

Dördüncü istinadgahı ki, herhangi bir basit tercümeye, sadeleştirme tahrifini benzetmesidir. Tercüme, bir dilden tamamen başka olan diğer bir dile çevirme işidir. Mesela, Türkçeden İngilizceye ve Arapçaya çevirme gibi. O da, tamamen ve olduğu gibi bütünüyle çevirmedir. Neymiş Risale-i nurlar Türkçe değil,Osmanlıcaymış. Onun için bu da sadeleştirme tahrifiyle tercüme edilir demişler. Kendi ecdanının dillerini hususi bir sinsilikle unutturmaya çalışan tiynetsiz, milliyetsiz bir güruha yardım etmek ve ona şuursuzca kapılmak demek olan bu düşünce insanı dehşete düşürüyor. Ne İslam aleminde ve ne de dünyanın hiçbir yerinde türkiyede uygulanan bu tahrifdar sadeleştirme vaziyeti yoktur. Tefsir vardır, şerh vardır, tahşiye vardır. ama katiyetle kitabın metnine dokunmamak üzere. Bu hususu eski yazılarımda da ve bu meseleye dair yazdığım bir kitabımda da ispatlıca yazmışımdır. 

Bu dördüncü maddeye ek bir şeyde şudur: hoca diyor ki; “ İmam-ı Gazali iyi bir Arapça bilmemişte,yazdığı kitaplarını başkaları tashih etmişler, üslubunu değiştirmişlerdir.” Cevap: bu yakıştırma tamamen hilaf-ı hakikattır. İmam-ı Gazalinin yazmış olduğu eserlerin tamamı -büyük küçük- belki on bin sayfayı tutar. “ Kimya-yı Saadet hariç diğer bütün eserleri en fasih bir Arapça iledir. Kendi asrında revaçta olan üslubun en üstünü ile kitaplarını yazmış bir zattır. Ve hiçbir kimse bir kelimesine dokunmuş değillerdir. Şu olabilir; eski asırlarda kullanılan arapça imla ile bu asırın imla tarzında bir değişiklik olduğu için, sadece imla noktasından bazı tashihler yapılmış olabilir. Hepsi bu kadar. İmam-ı Gazaliyi Arapça bilmemekle ittiham etmek bir bilmezliktir. 

Şimdi de, kudsi nur kitabımız olan “ Sözler” de de sadeleştirme telvisinden geçirildi. Reklamcı bir şahıs, telvis edip haram ettikleri şu tahrifli kitapların satışını yüksek bir rakama çıkardıklarını söyledi. Televizyon kanalları da, birkaç masum çocuğu şahit göstererek konuşturdu ve bunları yayınladı. 

Bunların bu kitapları sattıkları yer ve kişiler, okullarındaki, dershanelerinde ki, yurtlarındaki talebe ve öğrencilerdir. Gazeteleride böyledir. Psikolojik manevi bir baskı ile bunları abone ettirerek satıyor. Yani, yalancı abartmalı reklamlarla ki, nur kitapları anlaşılmıyordu. Şimdi anlaşılır hale getirildiler gibi… 

Reklamcı şahıs dedi ki, üstadda kendi eserlerinin bazı yerlerini değiştirdiği için bizde nurları değiştiririz. Cevap: 
1- Bir müellif kendi malı olan eserlerinde bazı değişikler yapabilir. Ama başkası, hele manalar denizi olan Nurların feyezanlı hakikatlarından çok uzak olup, Nurları basit bir kitap şeklinde addeden bir kimse o ameliyeyi yapamaz. Yapsa küstahlık yapmış olur.
2- Hazret-i Bediüzzaman kendi eski eserleri için bakınız ne diyor: “… Hem Türkçenin sarf, Nahvini bilmediğimden, ma’naya giydirdiğim üslubun döğmeleri pek karışık oluyor. Hatta “ Evet, işte, şimdi, hemde, zira, olan, şu, bu,” tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihinede kat’iyyen razı olamıyorum. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor, sözlerimden tevahhüş eder” ( Münazarat-ifade-i meram, Hamisen bölümü.) 
Aynı bu manada, (eski yazılarımda kayıtlı olduğu gibi..) Av. Ahmet Hikmet Gönen için üstadın yazdığı bir notta: “ Hem vekilimiz Ahmet bey haber veriniz ki: müdafayı makine ile yazdığı vakit, sıhhatine pek çok dikkat etsin. Cünkü ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazen bir noktanın yanlışı ile bir mesele değişir, mana bozulur.” (Osmanlıca şualar sh.738)
Şimdi,şu nasih hasiyetli mektubun içindeki incelikleri herhalde ehl-i basiret kimseler idrak etmektedirler,başka bir şey yazmayada gerek yoktur sanırım.Mektuptaki ince hakikatleri takviye ve te’yiden hadiseleri arzediyorum.
1-1947 lerde İstanbulda meşhur vaiz Şemseddin Yeşil,Risale-i Nurdan bazı parçaları sadeleştirerek kitapları içinde neşrettiğinde,Hazret-i üstad şahsen değil, talebelerini devreye sokarak karşı çıkmış ve durdurmuştur. Bu hususta Emirdağ asıllarında yazılı ifadeleri vardır. 
2- Aynı yıllarda Karabüklü Dr. Mustafa Ramazanoğlu ( Oruç ) küçük bir kitap yazdı, içine Risale-i Nurdan bazı parçalar derçeyledi. Üstad hazretleri yanındaki talebeleri elleriyle Ramazan oğlunun ifadeleri olan kısımları, üstüne kağıt yapıştırarak, Nura ait kısımları bıraktı.
3- 1949 da Afyon hapsinde Ahmed Feyzi Kulun Nurlardan bazı parçaları sadeleştirerek neşrinin iznini Hazret-i üstaddan samiman ve ısrarlı bir şekilde istediği zaman- İnebolulu merhum İbrahim Fakazlının şehadet ve rivayetiyle- Hz üstad ona: Kardeşim Ahmed Feyzi ben sana yapma demiyorum, ama öyle bir şeyi yaptığın zaman, o takdirde ona ismimi koymazsın. Çünkü öylesi bir eser benim değildir.” Demiştir. 
4- 1951 lerde, meşhur kalemşör Necip Fazıl Kısakürek Risale-i Nurdan bazı parçaları sadeleştirip Büyük Doğu mecmuasında neşrettiği zaman, Hazret-i Üstad o parçaları eski yazıya çevirtip şahsen inceledi. Risale-i Nurun Kudsî, ince manalarını muhafaza edememiş belki çoğu yerde bozmuş olduğunu gördü. Talebelerini devreye soktu ve o bir çeşit bozma hareketini durdurdu. Şu yazılan hadiselerin belgeleri yanımızda mevcuttur. İşte hal ve encan böyle. Binanaleyh, nurları sadeleştirmeye yönelik girişimler mutlaka bir bozma, bir tahrif ve tağyir hareketi olduğuna şüphe yoktur. Saf bir niyetle dahi olsa, bu hükmü lağvetmez.
Bu münasabetle, eski yazılarımda kaydettiğim Hz. Üstad tarafından çok açık ve hiç tevilsiz bir şekilde üstünde olduğumuz mevzuu dile getiren nurdan iki parçayıda burada kaydettikten sonra, hükmü okuyuculardan basiret ehline bırakacağız. İşte: 
Fihrist Risalesinden on birinci mektubun fihristi, (bizzat Hz. Üstadın ifadesidir.) 
“ .. Bu mektup perişan görünüyor. Bu perişan mektup münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: bu küçük mektuplar hususi bir surette bazı kardeşelerime yazmıştım. Büyük mektuplar meydana çıktıktan sonra küçüklerde umumun nazarına gösterilmesi lazım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lazım geliyor. Sonradan tashih ve tanzim etmeye mezun değiliz. İşte bu on birinci mektup perişan bir surette birbirinden çok uzak dört meseleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şairlerin ve ehli aşkın zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nevinden bu mektupta, zülf-ü perişan tarzında soğuk tasannu karışmadan hararet ve halavet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.”
Ve bu samimi ifadeleri takviye eden yirmibeşinci lem’anın altıncı devası, unutularak iki defa yazıldığını sonradan gören Hz. Üstad, onun haşiyesinde şunu yazmıştır: 

“fıtrî bir surette bu lem’a takattür ettiğinden altıncı mertebede iki deva yazılmış. Fıtriliğine ilişmemek için öylece bıraktık. Belki bir sırrı vardır diye değiştirmedik.” 

Bir şey daha: bazı lahika mektuplarında: “ tashih ve ıslah edebilirsiniz” tabirleri vardır. Üstad hazretleri tashih ve ıslah diyor. Bozup sadeleştirme ile tahrif ediniz üslubunu değiştiriniz demiyor. 

Gelelim, 1940 larda Kastamonu’da başta Abdullah Yeğin ağabey olarak bir-iki liseli gençlerin Latin harfi olan yeni yazıya çevirip okumaları için hususî şekilde birkaç parça Nur Risalelerine mahsus vermiş olduğu izin ve “ bazı kelimat-ı arabiyede tasarruf edildi” şeklinde yazdığı mektuptaki hadiseye gelelim. 

Burada mezkür mektubun o bölümünü aynı metniyle aldıktan sonra, bazı noktaların anlaşılmasını sağlayan bir-iki noktayı erbab-ı ilim ve ehl-i basirete arz etmeye çalışacağım. İşte: 

“Saniyen: Burada lise mektebine tesirli bir nur girdi. O da otuz ikinci sözün birinci mevkıfı, otuzuncu lemanın ism-i Adl ve Hakem Nûkteleri, Tabiat leması Hatimesine kadar; Ayetûl-Kübranın [ Evet bu dünya misafirhanesine giren her bir adam…] la başlayan Birinci makamın başında – ilham ve vahy mertebeleri hariç kalıp-ta on sekizinci mertebe olan; kainatın Hûdüs hakikatı, ta İmkana kadar… yeni hurufla bir ihtar ile izin verdik. Daktilo el makinesiyle kendilerine yazdılar. Sizde bu dört parçayı birden cilt yapıp yeni hurufla ehl-i inkara on ikilik top güllesi gibi atabilirsiniz. Fakat yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçenin farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimat-ı arabiyede tasarruf edildi. Sizde öyle yapabilirsiniz. Risale-i Nur yirmi sene evvel ki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshilat olmak için bazı tabiratı değiştirirseniz iyi olur.” ( Osmanlıca Kastamonu lahikası, teksir-sh.278) 
Evvela: Erbab-ı irfana şu hususları arzederiz ki; bu mektubun yazılış sebebi, ilk olarak zuhur eden bir mühim hadise ki; liseye Risale-i Nurun girmesi ve iki-üç lise talebesinin Nurlarla alaka peyda etmesiyle beraber, Latin harfiyle yazılmasına Risale-i Nurdan üç-dört parça için manevî ihtar ile izin verilmiş olmasıdır. Bu ilk zuhûr eden hadisenin hatırı için, mektupta isimleri geçen parçalara mahsus bazı kelimat-ı arabiyede tasarruf yapılmıştır. Bu tasarrufu başkası değil, bizzat Hazreti Bediüzzaman yapmıştır. Ve o gün için yalnız o üç-dört parçada kendisinin yaptığı tasarrufun aynisini yapmaları hususunda, Ispartadaki sadık talebelerinede izin vermiştir. Tasarruf görmüş mezkür o dört parçada bilahere Asay-ı Musa kitabına aynen dercedilmiş ve o tarzda devam etmektedir. 

Saniyen: Kastamonu lahikası asıllarında mevcud olan o mektup, bilahere Hazret-i müellif tarafından 1959 da tanzim edilip umumâ neşir için hazırlanan şimdiki mevcud Kastamonu lahikasında o mektubun o kısmı, ( tasarruftan bahseden bölümü) çıkarılmış, daha da hiç neşredilmemiştir. Envar Neşriyat Latin harf Kastamonu lahikası sh. 197ye bakılabilir. 

Salisen: İmam-ı Azamın: “ namazda Fatiha yerine onun tercümesinin okunması caizdir.” Fetvasının beş cihetle hususiliği gibi, buda onun gibi hususi ve bir defaya mahsus ve sadece üç-dört parça ile alakalıdır. 

Rabian: Mektuptaki tasarruf etme izninin hükmünü nesheden Hazret-i Üstadın Emirdağ lahikasındaki mektubudur. Ve bu nâsıh mektubun hükmünü teyid ve takviyeden birkaç ehemmiyetli ve Hz. Üstadın davranışını apaçık gösteren hadiseler vardır.
Kastamonu asıllarındaki mektubun hükmünü nesheden Emirdağ mektubunu aynen alıyoruz:

“Saniyen: Nurun metni izaha ihtiyacı olsa, satırın üstünde, ya kenarda haşiyecikler yazılsa daha münasiptir. Çünkü. Hem herkes senin gibi ( muhatab Ahmed Feyzi Kul ağabeydir.) mühakkık, müdakkık olmaz; yanlış bir mana verir, bir kelime ilave eder. Ehemmiyetli bir hakikatı kaybetmeye sebeb olur. Tashihatında böyle zararlı ilaveleri çok gördüm. Hem benim tarz-i ifadem bu zamanın Türkçesine uygun gelmiyor; bir parça dikkat ve temenni ister. Belki bununda bir faidesi, bir hikmeti var.” ( her iki Emirdağ kitabı sh.661)
Tashih ve ıslah nedir? Bütün eski ve kamil Nur talebeleri bunu şöyle izah ederler: “Müsvedde olarak yazıldığında, kâtibin hatalı yazması, imla noktasında hatası vsr. mesela, sad ile yazılan bir kelimeyi “se” harfiyle yazılmış olabilir, siz bunları düzeltebilirsiniz. Osmanlıca imlaya göre hatalı yazılmışsa, doğrusunu yazınız” demektir.

Hülasa: 17 sene evvel bu mevzuda yazdığımız bir kitabta bir çok belgeleri konuşturarak metin içine girse, teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih lazım gelir. Hem su-i istimale kapı açılır, muarızlar istifade ederler; hiçbir surette sadeleştirme denilen tahrife cevaz olmadığını isbat etmiştik. Geçen sene yazdığım birkaç yazımda da yeni deliller ibraz eyledik. Bu vaziyette, sadeleştirmeciler Risale-i Nurun tağyir ve tahrifine –her şeye rağmen- devam ederlerse katiyen bileceğiz ki, işin arkasında habis kuvvetler vardır, bu şahısları şu şenaatdar, işte çalıştırmaktadır. 

Biz Nurun hamiyeti, Nurun gayreti namına çok şeyler yazdık. Ve yazacağız. Bazı gizlilikleri –icap ederse- aleniyete çıkaracağız.
Bu kabih işin fetvacısı olan Gülen beyin bir çok zikzaklıklarını; akide bakımından onu ayak altına alan bazı,peşkeş çekmelerini ispatlı, şekilde aşikareye çıkaracağız. Günah bizden gitmiş olur. Vesselam 

Not: Bütün bunlarla beraber, hz. Bediüzzamanın ve umum halis talebelerinin hukukunu, meselenin asliyetini,işin hakikatını ortaya çıkarmak için, umumi bir istişare cemaatını teşkil edip bütün detaylarıyla hocalarıda dahil herkesle yüzyüze gelmeye ve heryerde oturup tartışmaya hazırım, Hodri meydan diyorum. 19.03.2013

Abdülkadir BADILLI
Bu Haber ( 2809 ) defa okundu
HUKUK-U AMMEYE BÜYÜK TECAVÜZ VE KUDSİLİĞE HÜRMETSİZCE BİR TAARRUZ FaceBook ta paylaş